"Lakin ben bütün bu yazıları bir kimseye bir şey anlatmak için yazmıyorum. Hayır, hayır, bu hiç aklımdan geçmedi. Ben bu yazıları, kendi kendime konuşmak için yazıyorum. Eğer, günün birinde memleket kurtulur da, tekrar kendi çevreme dönersem, ilk yapacağım iş bunları yakmak olacaktır. Yakmazsam, bu defter başkalarının eline geçebilir.
O vakit, benim bu köydeki uzun gurbetimin hiçbir değeri kalmayacaktır. Bu uzun gurbet edebiyat konusu olacaktır.
Edebiyatı, sanatı başkaları yaparken hoş bulurum. Fakat, kendim bundan çekinirim. (s.98)
...
Hayatımın son dakikasına kadar başımdan ne gelip, ne geçecekse bu küçük kalemle bu kapsız deftere yazacağım. Gece karanlıkta, bu milli facianın bütün esrarını buraya dökeceğim, onu bir taşın altına bırakacağım.
Çok geçmez, hayır, hayır, ya iki, ya üç gün sonra buralarda tekrar Türk askerinin çarık sesleri duyulacaktır. Bunlardan bir kısmının yolu mutlaka buraya uğrayacaktır ve bu zavallı viraneyi gezip görmeden geçip gitmeyecektir. İşte, tam bu gezintilerin birinde, tıpkı Mehmet Ali’ye benzeyen yağız bir er, bu defteri bularak subayına koşacaktır. Otuz iki dişini birden gösteren bir tebessümle sırıtarak:
-Efendi, efendi, şuna bakıversene, acep, nedir ki?.. diyecektir.
Subay, defterin yapraklarını yavaş yavaş çevirmeye başlayacaktır. Bu merak defterin son yapraklarına doğru derin bir heyecan halini alacaktır.
Ondan ricam şudur ki, burada bana yabancı muamelesi ettikleri, beni kendilerinden sanmayıp daima manevî bir ezaya mahkûm kıldıkları için köylülere bir öfke bağlamasın. Onları, ben küçük sığırtmacın ölüsü başında affettim. Ve bu umumî facia anında hepsine, hattâ Salih Ağa’ya bile hakkımı helal ediyorum. Bunların hiçbiri “ne yaptığını” bilmiyor.
Eğer bilmiyorlarsa kabahat kimin? Kabahat, benimdir. Kabahat, ey bu satırları heyecanla okuyacak arkadaş; senindir. Sen ve ben onları, yüzyıllardan beri bu yalçın tabiatın göbeğinde, herkesten, her şeyden ve her türlü yaşamak zevkinden yoksun bir avuç kazazede halinde bırakmışız. Açlık, hastalık ve kimsesizlik bunların etrafını çevirmiştir. Ve cehalet denilen zifiri karanlık içinde, ruhları, her yanından örülü bir zindanda gibi mahpus kalmıştır.(s.181)"
Anlatıcının defteri yazma amacındaki, defterle ilgili beklentilerindeki değişiklikleri ve defteri yazarken kullandığı üslubu, Kurtuluş Savaşı’nın gidişatının odak figür Ahmet Celal üzerindeki etkisini ve aydın-köylü ilişkisini göz önünde bulundurarak inceleyiniz.
İnceleme
Anahtar metin Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun 1932 yılında ilk basımı yapılan Yaban adlı eserindendir. Eser, Ahmet Celal’in neredeyse her gün başından geçenleri defterine aktarmış olmasından dolayı günlük özelliği gösterirken; Porsuk Çayı kıyısında bir köyde, Kurtuluş Savaşı esnasında geçmesiyle de roman türüne dâhil edilebilecek niteliktedir. Roman genelinde, bir aydının Kurtuluş Savaşı sırasında Anadolu’da bir köye konmasının neler doğuracağı gözlemlenmiştir. Bu yönü ile Yaban, natüralizm akımının etkisiyle yazılmış bir eser özelliği gösterirken özellikle son kısımlarda yüzeye çıkan Kurtuluş Savaşı’nı içeren idealist kısımları ile de romantizm akımının etkisindedir. Eser genelinde odak figür Ahmet Celal’in köylünün kendisini dışlamış olan aydını bir yaban olarak görmesinin sonucunda oluşan buhranlarından bahsedilmiştir. Romanda, aydın-köylü çatışmasından oluşan bir üst anlatı verilirken aynı zamanda arka planda ilerleyen ve romanın gelişim çizgisini oluşturan Kurtuluş Savaşı alt anlatı şeklinde işlenerek çerçeve anlatı tekniği kullanılmıştır.
Anahtar metin üç kısımdan oluşmaktadır. İlk kısım Ahmet Celal’in defteri yazmaya başladığı zamanlardaki yazma amacını ve defterin başkası tarafından bulunmasıyla ilgili kaygılarını anlatır. Aynı zamanda odak figürün kendi çevresine dönüp dönemeyeceğiyle ilgili kaygıları gösterilmiştir. İkinci kısımda ise düşman kuvvetlerinin köyü zapt etmesi ile Ahmet Celal’in Kurtuluş Savaşı’nın sonucu ile ilgili beklentilerinin artması ve köyün kısa süre içinde kurtulacağına olan inancı yansıtılmıştır. Üçüncü bölüm ise defteri bulan kişiye seslenerek Anadolu köylüsü üzerine olan düşüncelerini ve gözlemlerini aydınlara aktardığı ve köylünün bu sosyal durumunu aydının hatası olarak açıkladığı kısımdır.
Metin ayrıntılı incelendiğinde, ilk bölüm Ahmet Celal’in kendine defteri yazma amacını açıklamaya çalıştığı kısımdır. Ahmet Celal yazıları “kendi kendine konuşmak için“ yazdığını belirterek metinde iç monolog yaptığını kendisi de belirtmiştir. Aynı zamanda, bu ifade defteri kendini eleştirmek ve düşüncelerini, gözlemlerini irdelemek için yazdığını da göstermektedir. Eserin geneline bakıldığında, Ahmet Celal’in defteri yazmaktaki birincil amacının bu olduğu görülür. “Eğer” anahtar sözcüğü Ahmet Celal’in, bu bölümde kendi çevresine dönüp dönemeyeceğinden emin olmadığını göstermektedir. Bu belirginsizliğin nedeni ise köye Kurtuluş Savaşı’nın gidişatı ile ilgili çok haber gelmemesi ve savaşın gidişatının belirsiz olmasıdır. Ahmet Celal’in kendi çevresine dönmek için savaşın Türklerin lehine bitmesini beklediğini savaşın sonucunun belirsiz olduğu bu bölümde geri dönüp dönemeyeceğinden emin olamaması göstermektedir. Aksi takdirde, ikinci bölümde de görüldüğü gibi Ahmet Celal, hayatının sonuna dek köyden önceki yaşantısına dönmeyecektir. Bu bölümde “yakmak” anahtar kelimesi odak figürün köyle ilgili düşüncelerinin ve anılarının somut hali olan defteri yok ederek köyü ve köye yüklediği anlamları çağrıştıran bu nesneden kurtulma isteğini göstermek için kullanılmıştır. Aynı zamanda odak figürün bu defteri yakmak suretiyle başka insanların erişiminden koruma isteği defterin bulunmasından korktuğunu gösterir; çünkü defterin okunması takdirinde Ahmet Celal’in düşünceleri soyutlanacak ve gerçeklikten uzaklaşacaktır; fakat Ahmet Celal defteri bir başkası tarafından bulunursa ve okunursa yazdıklarına değer verilmesini istemektedir. “uzun gurbetimin hiçbir değeri kalmayacaktır” ifadesiyle ters-psikoloji yaratarak defterde yazılı olanları daha değerli kılınmasını sağlamaya çalışmıştır. Bu ifadeyle köye kendi gitmesine rağmen bu yolculuğunu zorunlu bir şekilde ve fedakârlık yaparak ayrı kalma, yabancı yerde kalma anlamlarını çağrıştıran gurbet olarak adlandırarak anlamda tezatlık yaratmıştır ve defterde yazdıklarını daha gerçekçi ve etkili kılmaya çalışmıştır. Defterde yazanların gerçek olduğunun görülmesini istediğini, sanat olarak algılanarak kurgulanmış ya da soyutlanmış olmasını istemediğini Ahmet Celal “O vakit, benim bu köydeki uzun gurbetimin hiçbir değeri kalmayacaktır. Bu uzun gurbet edebiyat konusu olacaktır.” diyerek belirtmiştir ve burada yine defterin ve yaşadıklarının değerini arttırma amacı söz konusudur.
İkinci bölümde ise Ahmet Celal’in defteri yazma amacı birinci bölümdeki halinden farklı bir hale bürünerek düşüncelerini kendi kendine açıklamaktan çok defter aracılığıyla sesini, fikirlerini ve uğraşını belli bir kesime duyurma haline gelmiştir. Bu bölüm odak figürün bulunduğu köyle ilgili düşüncelerini ve bir asker bakış açısı ile Kurtuluş Savaşı’nın gidişatı üzerine beklentilerinin Türk askerinin vatanın her yerini ve bulunduğu köyü de kurtarması olduğunu belirttiği kısımdır. İleriye kırılma tekniğinin görüldüğü ve defterin bulunmasının canlandırıldığı bu bölümde Ahmet Celal, simgesel bir anlatım kullanarak Türk askerlerinin çarık seslerinin duyulmasını vatanın ve köylülerin Kurtuluş Savaşı’na olan kayıtsızlığı ile beraber kendinin çektiği dertlerin son bulmasını belirtmek için kullanmıştır. Bu bölümde, Karaosmanoğlu, odak figürün içinde bulunduğu sıkıntılı hal ile ülkenin içinde olduğu harp zamanındaki buhranları özdeşleştirerek yukarı üsluba uygun ve etkili bir anlatım kullanmak için açık istiarelerden yararlanmış, köyü “zavallı virane” ile adlandırırken Kurtuluş Savaşı’nı da “milli facia” olarak aktarmıştır. İlk bölümde yapılan “hayır hayır” tekrarlamasından ikinci bölümde de yararlanılmış ve bu bölümde yazar tekrir sanatını daha yoğun kullanarak Ahmet Celal’in ikna ediciliğini arttırmak için benzer anlamlı sözcülerle sunumunu yapmaya çalıştığı düşünceleri vurgulamıştır. Buna örnek olarak “Gezip görmeden geçip gitmeyeceklerdir” cümlesi gösterilebilir; çünkü burada gezip görmek ve geçip gitmek ikilileri kendi birbirini çağrıştıran sözcüklerdir ve okuyucuyu aynı noktaya sürükleyerek anlam yoğunluğu oluştururlar. Defteri bulan erin “otuz iki dişini birden gösteren bir tebessümle” sırıtması da tekrirden yararlanılan kısımlardan biri olmakla beraber defterin bulunmasının askeri mutlu edecek kadar önemli bir olay haline geldiğini vurgulamaktadır. Aynı zamanda bu cümle, okuyucuyu tekrar Ahmet Celal’in defterle ilgili beklentilerinin bu defterin ciddi ve mühim bir eser olduğunun anlaşılması ve okuyan kesim üzerinde etki uyandırması olduğunu gösterir ve Ahmet Celal bu etkinin uyanmasını beklediğini subayın defteri okudukça heyecanlanacağını söyleyerek belirtmiştir. Karaosmanoğlu “tıpkı Mehmet Ali’ye benzeyen yağız bir er” benzetmesini odak figürün, askeri halkın yağız ve şerefli bir kesimi olarak gördüğünü vurgulamak için kullanmıştır. Ahmet Celal açısından tanımadığı bu askerin yağız olmasının nedenleri defteri bulması ve köy halkının aksine Mehmet Ali gibi vatanı için uğraşan, subayına saygılı davranan Türk askeri olmasıdır.
Metnin üçüncü bölümü Karaosmanoğlu’nun eser genelindeki aydın-köylü çatışmasını ve Ahmet Celal’in köylüye bakış açısındaki değişimi en belirgin halde gösterdiği kısımdır. Bu bölümde Ahmet Celal, köylü çocuk Hasan’ı küçük sığırtmaca benzeterek açık istiare sanatından yararlanmıştır. Hasanı kendine yakın görüp onu sığırtmaç adını verirken Salih Ağa’ya olan nefretini “hattâ Salih Ağa’ya bile” diyerek gösterme ihtiyacı duyması Ahmet Celal’in köylüye bakış açısı ile ilgili kafasında çelişkiler olduğunu göstermekle beraber kendine kabahatin kimin olduğunu sorduğu iç monologa geçiş cümlesidir ve bölümün kırılma noktasıdır. Bu noktadan sonra odak figür köylüye karşı tepkiyi azaltma çabalarından sıyrılıp aydını suçlamaktadır. Bu noktada, odak figür, yukarı üslup kullanarak İsa’nın çarmıhtayken söylediği "Ey baba, onları bağışla, çünkü onlar ne yaptıklarını bilmiyorlar" cümlesini köylülerin durumunu betimlemek için kullanmıştır. Karaosmanoğlu İncil’den bu kısmı romanda kullanıp montaj yaparak Ahmet Celal’in bu umumî facia anında diye adlandırdığı mahşer gününde köylüleri bağışladığını söylemesi ile bağ kurmuştur ve İsa’nın affediciliği ile kitap genelinde işlediği Kemalist subayların, aydınların affediciliğini arasında bir koşutluk kurmuştur. Aynı zamanda yazar, montaj tekniğini kullanarak Ahmet Celal’in yukarı üslupla yazdığını göstermiş ve aydın-köylü arasındaki farkı vurgulamıştır.
Ahmet Celal anahtar metnin ilk bölümünde köylüye hak vermiyorken ve kendini gurbette görüyorken bu bölümün sonlarında kutupluluk ekseninde köylünün yanında olarak kendi köylüye bakış açısındaki değişimini aktarıp aynı değişikliği aydın kesimin kalanında da yaratmaya çalışmıştır. Bu amaç doğrultusunda defteri okuyan subaya “ey bu satırları heyecanla okuyacak arkadaş” diye seslenerek nutuğa benzer bir anlatım kullanmış, yaratmak istediği bilinci ve düşüncelerini subaydan rica ettikleri ile açıklamıştır. Anahtar metinde de eser genelinde de birinci tekil kişi sınırlı bakış açısının kullanılmış olması okuyucunun kendini anlatıcıyla özdeşleştirmesini sağlamaktadır. Bu doğrultuda, subayın kendisini defteri yazan kişiyle özdeşleştireceğini düşünen Ahmet Celal’in ondan beklediği ilk tepkinin kutuplu bir metinde doğal bir tepki olarak karşılanabilinecek olan öfke olduğunu “köylülere bir öfke bağlamasın“ cümlesiyle göstermiştir. Ahmet Celal, köye ilk geldiğinde köylülere verdiği tepki öfkeli olduğundan subayın da aynı tepkiyi vereceğini düşünmektedir. Bu bölümde odak figürün köylüye olan öfkesinin tam anlamıyla dinmemiş olduğu, köylüleri gardiyanlara benzetip kendisini manevi bir sıkıntıya yani ezaya mahkûm kıldıklarını söylemsinden anlaşılabilir. Karaosmanoğlu, “mahkûm” ve “kimsesizlik” anahtar kelimelerini “zindanda gibi mahpus” ve “yaşamak zevkinden yoksun” ifadeleriyle birlikte kullanarak bir hapishane tablosu çizmiştir ve karamsar bir atmosfer oluşturmuştur. Bu hapishane resminde köylülerin etrafını çeviren zindan duvarları açlık, hastalık, kimsesizlik ve cehalet olarak verilerek bu kavramlar somutlanmıştır. Aynı zamanda “cehalet” kelimesi burada içinin boşluğuyla ve bilgeliği çağrıştıran ışık figüründen yoksunluğu ile zifiri karanlığa benzetilmiştir. Bölümün genelinde natüralizm öğeleri yoğunluktadır. Köylüler yüzyıllar boyunca aydınlar tarafından ötekileştirilmiş, bölümde betimlenen zindanda bırakılmıştır ve odak figür bu deneyin sonuçlarını gözlemleyen kişidir. Odak figür “sen ve ben onlar” ayrımını kullanarak bahsi, geçen ötekileştirmeyi somut bir şekilde göstermiştir. Aynı zamanda, bu bölümde açık istiare sanatından yararlanılarak köylüler kazazedelere benzetilmiştir. Bahsi geçen kaza, aydının köylüyü içinde bulundukları durumdan kurtulmak için herhangi bir kaçış yolları olmadığı bir şekilde ve kendisinden ayrı bir durumda bırakmasıdır.
Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun Yaban adlı eserinden alınan anahtar metin, Kurtuluş Savaşı sırasında Anadolu köylüsünün içinde bulunduğu koşulları ve aydın-köylü arasındaki kutupluluğun nedenlerini belirtmekle beraber okuyucuya Kurtuluş Savaşı sırasında Anadolu aydın ya da elit kesimin savaşla ve köylülerle ilgili düşünceleriyle ilgili bilgi vermektedir. Anahtar metin doğrultusunda, Anadolu halkı kendi iradesiyle savaşa ve çevresinde yaşananlara kayıtsız kalmamıştır. Anadolu halkı, zihninde olaylarla ilgili bir bilinç oluşturulmadığı için siyasi ve sosyal olaylardan uzaktır. Entelektüel işlerle ilgilenmekten önce üstesinden gelmesi gereken açlık, parasızlık ve kısıtlı sosyal imkânlar gibi sorunları olduğu anahtar metinden anlaşılabilir. Okuyucu bu metinle beraber aydın- köylü çatışmasından kazandığı farklı bakış açılarını cahil-aydın arasındaki ilişkilerde de uygulayıp duygudaşlık kurma yetisine sahip olacaktır. Yakup Kadri’nin Yaban eserini yazarken uyandırmak istediği bilinç de budur.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder