14 Şubat 2011 Pazartesi

MASAI WOMEN REFLECTION

What is the difference between the points of views about the black people?
MASAI WOMEN REFLECTION
Before the document Masai Women, we watched the documents Dead Birds and Nanook of The North. In these documents, there was a certain scenario of the films. In Masai Women, there is a certain scenario that we can easily understand from the romanticism and war scene’s length events.
During the document; the narrator spoke these Masai people’s language. It was an excellent event. We were able to hear the people’s original voices; so we saw them by ourselves, not the point of anthropologist.  The narrator did some interviews with a Masai Woman. We learned most of the things from her point. About their traditions, lifestyles and something like these.
We can learn many things from their traditions but actually we don’t know anything about their religion. The narrator talks about god but we don’t know how the anthropologist learnt about their religion. In a scene a Masai Woman was looking at the sunset and there was romanticism. Also the war scene was superfluous long. On this point we judge the documentary about its ethnographic level. 
If we look at the portrait of black people in the documentary; we can see the same timeless, remote, primitive people. Know we know their life from their point of view but also the aim is still to show us their primitive level. During the documentary the important things have shown as the marriages and wars. The dances of women had shown a lot. Also the structure of community is primitive too. A man can have many wives. Circumcision a part to show their lies in a traditional and cultural way but the aim was still saying people primitive.
The faces and ears of those people were very difference. While they were jumping the earrings of those people were jumping with them that make people seen primitive. The people that lives in Masai were seem happy with their lives because they were untouched. They weren’t knowing many things western people.
They were from a different culture and they have different culture. Their values are different and they’ve shown as primitive again. This document still shows people live in timeless and remove land.

Din Sınavı Olarak Verdiğim Denemem

LAVEYAN SATANİZMİ NEDEN ORTAYA ÇIKMIŞTIR VE
İNSANLARIN DİNE BAKIŞ AÇILARI ÜZERİNDEKİ ETKİSİ NEDİR?
LaVey’e göre önemli olan tanrı değil, şeytan değil, insandır. Şeytan'ı "insanoğlunu özgürleştiren isyan ruhu, reddin somut ifadesi ve uygarlığın ilerlemesini sağlayan gelişme güdüsü" olarak tanımlamıştır.  LaVey’e göre şeytan; Antik İbranice’de anlamına tekabül eden muhalifliğin simgesidir. Dinlere, insanın hayvansal özünü reddeden ya da kısıtlayan kurallara karşı bireyin özgürlüğünü temsil etmektedir. Dolayısı ile LaVeyen Satanizm dinlere şiddetle muhaliftir ve kutsal kitaplardaki öğretilerin tam tersini uygulamanın insanlık için tek çıkar yolu olduğu tezini savunmaktadır. LaVey’e göre insan, Nietszche’nin üstüninsanı ile benzer bir şekilde evrendeki en etkin varlık olmalıdır. Bu sebepten dolayı insan kendinden daha üstün bir varlık görmemeli ve de kendini her zaman iyi olmak zorunda hissetmemelidir.
LaVey’in dokuz büyük ilkesi konusuna değinirsek “mistik düşler yerine capcanlı hayatı yaşa” düşüncesi dört büyük dindeki mistik bir güç olan tanrı anlayışının, günah sayılan şeylerden kaçınma düşüncesinin hayatı yaşama önünde bir engel oluşturduğunu göstermektedir.
İncilde geçen “Biri sana tokat atarsa ona öbür yanağını dön” ayetine karşılık olarak LaVey “Öbür yanağını dönme, intikam al!” demiştir. Bu da onun insanların içindeki üstün ve en büyük olma hislerini belirtme şeklidir.
LaVey’in dokuz büyük bildirisinden biri olan “Satanizm tüm dinlerde günah diye dayatılan şeylerin duygusal ve zekâsal zevkten ibaret olduğunu savunur.” bildirisi insanların dinlerde günah olarak belirtilen olguları sorgulamasına neden olmuştur. Dinin insanları kötü davranışlardan uzak tutmaya çalışması ve şeytanı kötülüklerin efendisi olarak göstererek insanları şeytandan; şeytani ya da başka bir değişle kötücül davranışlardan uzak tutma çabası konusunda LaVey “Şeytan, öcü gibi kullanıldığı sürece caminin ve kilisenin en iyi dostudur” demektedir. Muhalif olan şeytanın insanlara korkutma amacıyla kötü gösterildiği görüşü ile insanları uyanmaya çağırmış ve dinlerin yanıltıcı saydığı etkilerine dikkat çekmiştir. LaVeyan satanizmi insanlara sunulan alternatif bir din gibidir ve insanların ilgisini çekmiştir. LaVey’in dikkat çektiği noktalar insanların içindeki egoizm ve narsizmi körüklemekte olduğundan kişiyi dine sorgulayıcı bir çerçeveden bakmaya itmektedir. Aynı zamanda LaVey dinde eksik gördüğü bazı noktalara dikkat çekerek insanların dine olan güvenlerini sarsmıştır.

My Utopia Sample

As everybody knows Utopia is the place where everybody has equal rights and everybody is an important part of the process. In Utopia everybody behave and think as same as they are equal. In addition to their introverted life style their communication between the other countries is weak too.
In Utopia everybody has to take education about agriculture and they do their family – whom they are living with not just parent’s – job. Everybody works in farms for one year and after one year they are coming back to their original jobs. They all have to work between the sunrise and sunset. They are just doing their jobs and the council decides everything. It seems like democratic but actually it is not. In democracy everybody is free – out of another person’s freedom area – and everybody has the right of have and shares his/her opinion about many things.
We can describe Utopian people as “robots”. Robots haven’t got any feeling and they just do the duties that given by us to them. So Utopian people just do their duties and they are extremely systematic. Their clothes, the places they live in, the places they work in and the lifestyle of another places in Utopia are same and equal. There are no different lifestyles in Utopia. Just a part of them can work on science and I think it is not enough to develop their country because they have no communication between the other countries’ scientists.
In my own Utopia people is equal but they have lots of rights, because the rights and the freedom of showing opinions develops and destroys the countries. I don’t my country destroyed by my people so I have to give some rights to make people free and satisfied. I have to apply more laws because every freedom needs a limit line to keep the balance. In my Utopia everybody knows what is happening on the earth and they can decide which are the events of mankind are necessary for us.
In my Utopia people NOT robots. They have their own right to decide their lives feature. They are responsible for their own decisions, not the government’s decisions. They will feel what democracy is and will live democratic as possible as they can live. They will think about everything in life and they will improve their skills as much as possible.

The Leader

Leadership is a skill that includes the abilities of leading a group of people or a community. A leader has to get respect of people because leading needs to controlling ability. A tyrant and a leader are mostly different things.
A tyrant restricts the right of people for control them easily. Also a tyrant makes people afraid of authority. Like a fascist, a tyrant wants to have all the rights of controlling the community but he is doing this job in an amoral way. He uses his rights or advantages for his personal gains and it is not ethic for humanity.
However, a leader gives rights to people to make them satisfied and happy. People still afraid of power but they also like the government. People need some freedom to be satisfied. In every democratic system, a leader gives citizens some freedoms to make them equal. Also a leader who leads people in morality wins citizens’ confidence easier than a tyrant. He controls public better and develops his country.
A leader devotes himself to his country and his job. Every event that he does can be a problem of his country. So, a leader has to give importance to his country’s problems more than his special problems. Also he has to behave everybody in an equal way.
My leader is an absolute democratic leader, because in the places where democracy rises, the community develops and becomes modern. In every modern country people can live in freedom, affluence, prosperity and ease. They can’t be fully satisfied because in every time and every place somebody will want something more.

Yaban'dan bir kesit - İnceleme

"Lakin ben bütün bu yazıları bir kimseye bir şey anlatmak için yazmıyorum. Hayır, hayır, bu hiç aklımdan geçmedi. Ben bu yazıları, kendi kendime konuşmak için yazıyorum. Eğer, günün birinde memleket kurtulur da, tekrar kendi çevreme dönersem, ilk yapacağım iş bunları yakmak olacaktır. Yakmazsam, bu defter başkalarının eline geçebilir.
O vakit, benim bu köydeki uzun gurbetimin hiçbir değeri kalmayacaktır. Bu uzun gurbet edebiyat konusu olacaktır.
Edebiyatı, sanatı başkaları yaparken hoş bulurum. Fakat, kendim bundan çekinirim. (s.98)
...
Hayatımın son dakikasına kadar başımdan ne gelip, ne geçecekse bu küçük kalemle bu kapsız deftere yazacağım. Gece karanlıkta, bu milli facianın bütün esrarını buraya dökeceğim, onu bir taşın altına bırakacağım.
Çok geçmez, hayır, hayır, ya iki, ya üç gün sonra buralarda tekrar Türk askerinin çarık sesleri duyulacaktır. Bunlardan bir kısmının yolu mutlaka buraya uğrayacaktır ve bu zavallı viraneyi gezip görmeden geçip gitmeyecektir. İşte, tam bu gezintilerin birinde, tıpkı Mehmet Ali’ye benzeyen yağız bir er, bu defteri bularak subayına koşacaktır. Otuz iki dişini birden gösteren bir tebessümle sırıtarak:
-Efendi, efendi, şuna bakıversene, acep, nedir ki?.. diyecektir.
Subay, defterin yapraklarını yavaş yavaş çevirmeye başlayacaktır. Bu merak defterin son yapraklarına doğru derin bir heyecan halini alacaktır.
Ondan ricam şudur ki, burada bana yabancı muamelesi ettikleri, beni kendilerinden sanmayıp daima manevî bir ezaya mahkûm kıldıkları için köylülere bir öfke bağlamasın. Onları, ben küçük sığırtmacın ölüsü başında affettim. Ve bu umumî facia anında hepsine, hattâ Salih Ağa’ya bile hakkımı helal ediyorum. Bunların hiçbiri “ne yaptığını” bilmiyor.
Eğer bilmiyorlarsa kabahat kimin? Kabahat, benimdir. Kabahat, ey bu satırları heyecanla okuyacak arkadaş; senindir. Sen ve ben onları, yüzyıllardan beri bu yalçın tabiatın göbeğinde, herkesten, her şeyden ve her türlü yaşamak zevkinden yoksun bir avuç kazazede halinde bırakmışız. Açlık, hastalık ve kimsesizlik bunların etrafını çevirmiştir. Ve cehalet denilen zifiri karanlık içinde, ruhları, her yanından örülü bir zindanda gibi mahpus kalmıştır.(s.181)"
Anlatıcının defteri yazma amacındaki, defterle ilgili beklentilerindeki değişiklikleri ve defteri yazarken kullandığı üslubu, Kurtuluş Savaşı’nın gidişatının odak figür Ahmet Celal üzerindeki etkisini ve aydın-köylü ilişkisini göz önünde bulundurarak inceleyiniz.
İnceleme
Anahtar metin Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun 1932 yılında ilk basımı yapılan Yaban adlı eserindendir. Eser, Ahmet Celal’in neredeyse her gün başından geçenleri defterine aktarmış olmasından dolayı günlük özelliği gösterirken; Porsuk Çayı kıyısında bir köyde, Kurtuluş Savaşı esnasında geçmesiyle de roman türüne dâhil edilebilecek niteliktedir. Roman genelinde, bir aydının Kurtuluş Savaşı sırasında Anadolu’da bir köye konmasının neler doğuracağı gözlemlenmiştir. Bu yönü ile Yaban, natüralizm akımının etkisiyle yazılmış bir eser özelliği gösterirken özellikle son kısımlarda yüzeye çıkan Kurtuluş Savaşı’nı içeren idealist kısımları ile de romantizm akımının etkisindedir. Eser genelinde odak figür Ahmet Celal’in köylünün kendisini dışlamış olan aydını bir yaban olarak görmesinin sonucunda oluşan buhranlarından bahsedilmiştir. Romanda, aydın-köylü çatışmasından oluşan bir üst anlatı verilirken aynı zamanda arka planda ilerleyen ve romanın gelişim çizgisini oluşturan Kurtuluş Savaşı alt anlatı şeklinde işlenerek çerçeve anlatı tekniği kullanılmıştır.
Anahtar metin üç kısımdan oluşmaktadır. İlk kısım Ahmet Celal’in defteri yazmaya başladığı zamanlardaki yazma amacını ve defterin başkası tarafından bulunmasıyla ilgili kaygılarını anlatır. Aynı zamanda odak figürün kendi çevresine dönüp dönemeyeceğiyle ilgili kaygıları gösterilmiştir. İkinci kısımda ise düşman kuvvetlerinin köyü zapt etmesi ile Ahmet Celal’in Kurtuluş Savaşı’nın sonucu ile ilgili beklentilerinin artması ve köyün kısa süre içinde kurtulacağına olan inancı yansıtılmıştır. Üçüncü bölüm ise defteri bulan kişiye seslenerek Anadolu köylüsü üzerine olan düşüncelerini ve gözlemlerini aydınlara aktardığı ve köylünün bu sosyal durumunu aydının hatası olarak açıkladığı kısımdır.
Metin ayrıntılı incelendiğinde, ilk bölüm Ahmet Celal’in kendine defteri yazma amacını açıklamaya çalıştığı kısımdır. Ahmet Celal yazıları “kendi kendine konuşmak için“ yazdığını belirterek metinde iç monolog yaptığını kendisi de belirtmiştir. Aynı zamanda, bu ifade defteri kendini eleştirmek ve düşüncelerini, gözlemlerini irdelemek için yazdığını da göstermektedir. Eserin geneline bakıldığında,  Ahmet Celal’in defteri yazmaktaki birincil amacının bu olduğu görülür. “Eğer” anahtar sözcüğü Ahmet Celal’in, bu bölümde kendi çevresine dönüp dönemeyeceğinden emin olmadığını göstermektedir. Bu belirginsizliğin nedeni ise köye Kurtuluş Savaşı’nın gidişatı ile ilgili çok haber gelmemesi ve savaşın gidişatının belirsiz olmasıdır. Ahmet Celal’in kendi çevresine dönmek için savaşın Türklerin lehine bitmesini beklediğini savaşın sonucunun belirsiz olduğu bu bölümde geri dönüp dönemeyeceğinden emin olamaması göstermektedir. Aksi takdirde, ikinci bölümde de görüldüğü gibi Ahmet Celal, hayatının sonuna dek köyden önceki yaşantısına dönmeyecektir. Bu bölümde “yakmak” anahtar kelimesi odak figürün köyle ilgili düşüncelerinin ve anılarının somut hali olan defteri yok ederek köyü ve köye yüklediği anlamları çağrıştıran bu nesneden kurtulma isteğini göstermek için kullanılmıştır. Aynı zamanda odak figürün bu defteri yakmak suretiyle başka insanların erişiminden koruma isteği defterin bulunmasından korktuğunu gösterir; çünkü defterin okunması takdirinde Ahmet Celal’in düşünceleri soyutlanacak ve gerçeklikten uzaklaşacaktır; fakat Ahmet Celal defteri bir başkası tarafından bulunursa ve okunursa yazdıklarına değer verilmesini istemektedir. “uzun gurbetimin hiçbir değeri kalmayacaktır” ifadesiyle ters-psikoloji yaratarak defterde yazılı olanları daha değerli kılınmasını sağlamaya çalışmıştır. Bu ifadeyle köye kendi gitmesine rağmen bu yolculuğunu zorunlu bir şekilde ve fedakârlık yaparak ayrı kalma, yabancı yerde kalma anlamlarını çağrıştıran gurbet olarak adlandırarak anlamda tezatlık yaratmıştır ve defterde yazdıklarını daha gerçekçi ve etkili kılmaya çalışmıştır. Defterde yazanların gerçek olduğunun görülmesini istediğini, sanat olarak algılanarak kurgulanmış ya da soyutlanmış olmasını istemediğini Ahmet Celal “O vakit, benim bu köydeki uzun gurbetimin hiçbir değeri kalmayacaktır. Bu uzun gurbet edebiyat konusu olacaktır.” diyerek belirtmiştir ve burada yine defterin ve yaşadıklarının değerini arttırma amacı söz konusudur.
            İkinci bölümde ise Ahmet Celal’in defteri yazma amacı birinci bölümdeki halinden farklı bir hale bürünerek düşüncelerini kendi kendine açıklamaktan çok defter aracılığıyla sesini, fikirlerini ve uğraşını belli bir kesime duyurma haline gelmiştir. Bu bölüm odak figürün bulunduğu köyle ilgili düşüncelerini ve bir asker bakış açısı ile Kurtuluş Savaşı’nın gidişatı üzerine beklentilerinin Türk askerinin vatanın her yerini ve bulunduğu köyü de kurtarması olduğunu belirttiği kısımdır. İleriye kırılma tekniğinin görüldüğü ve defterin bulunmasının canlandırıldığı bu bölümde Ahmet Celal, simgesel bir anlatım kullanarak Türk askerlerinin çarık seslerinin duyulmasını vatanın ve köylülerin Kurtuluş Savaşı’na olan kayıtsızlığı ile beraber kendinin çektiği dertlerin son bulmasını belirtmek için kullanmıştır. Bu bölümde, Karaosmanoğlu, odak figürün içinde bulunduğu sıkıntılı hal ile ülkenin içinde olduğu harp zamanındaki buhranları özdeşleştirerek yukarı üsluba uygun ve etkili bir anlatım kullanmak için açık istiarelerden yararlanmış, köyü “zavallı virane” ile adlandırırken Kurtuluş Savaşı’nı da “milli facia” olarak aktarmıştır. İlk bölümde yapılan “hayır hayır” tekrarlamasından ikinci bölümde de yararlanılmış ve bu bölümde yazar tekrir sanatını daha yoğun kullanarak Ahmet Celal’in ikna ediciliğini arttırmak için benzer anlamlı sözcülerle sunumunu yapmaya çalıştığı düşünceleri vurgulamıştır. Buna örnek olarak “Gezip görmeden geçip gitmeyeceklerdir” cümlesi gösterilebilir; çünkü burada gezip görmek ve geçip gitmek ikilileri kendi birbirini çağrıştıran sözcüklerdir ve okuyucuyu aynı noktaya sürükleyerek anlam yoğunluğu oluştururlar. Defteri bulan erin “otuz iki dişini birden gösteren bir tebessümle” sırıtması da tekrirden yararlanılan kısımlardan biri olmakla beraber defterin bulunmasının askeri mutlu edecek kadar önemli bir olay haline geldiğini vurgulamaktadır. Aynı zamanda bu cümle, okuyucuyu tekrar Ahmet Celal’in defterle ilgili beklentilerinin bu defterin ciddi ve mühim bir eser olduğunun anlaşılması ve okuyan kesim üzerinde etki uyandırması olduğunu gösterir ve Ahmet Celal bu etkinin uyanmasını beklediğini subayın defteri okudukça heyecanlanacağını söyleyerek belirtmiştir. Karaosmanoğlu “tıpkı Mehmet Ali’ye benzeyen yağız bir er” benzetmesini odak figürün, askeri halkın yağız ve şerefli bir kesimi olarak gördüğünü vurgulamak için kullanmıştır. Ahmet Celal açısından tanımadığı bu askerin yağız olmasının nedenleri defteri bulması ve köy halkının aksine Mehmet Ali gibi vatanı için uğraşan, subayına saygılı davranan Türk askeri olmasıdır.
Metnin üçüncü bölümü Karaosmanoğlu’nun eser genelindeki aydın-köylü çatışmasını ve Ahmet Celal’in köylüye bakış açısındaki değişimi en belirgin halde gösterdiği kısımdır. Bu bölümde Ahmet Celal, köylü çocuk Hasan’ı küçük sığırtmaca benzeterek açık istiare sanatından yararlanmıştır. Hasanı kendine yakın görüp onu sığırtmaç adını verirken Salih Ağa’ya olan nefretini “hattâ Salih Ağa’ya bile” diyerek gösterme ihtiyacı duyması Ahmet Celal’in köylüye bakış açısı ile ilgili kafasında çelişkiler olduğunu göstermekle beraber kendine kabahatin kimin olduğunu sorduğu iç monologa geçiş cümlesidir ve bölümün kırılma noktasıdır. Bu noktadan sonra odak figür köylüye karşı tepkiyi azaltma çabalarından sıyrılıp aydını suçlamaktadır. Bu noktada, odak figür, yukarı üslup kullanarak İsa’nın çarmıhtayken söylediği "Ey baba, onları bağışla, çünkü onlar ne yaptıklarını bilmiyorlar" cümlesini köylülerin durumunu betimlemek için kullanmıştır. Karaosmanoğlu İncil’den bu kısmı romanda kullanıp montaj yaparak Ahmet Celal’in bu umumî facia anında diye adlandırdığı mahşer gününde köylüleri bağışladığını söylemesi ile bağ kurmuştur ve İsa’nın affediciliği ile kitap genelinde işlediği Kemalist subayların, aydınların affediciliğini arasında bir koşutluk kurmuştur. Aynı zamanda yazar, montaj tekniğini kullanarak Ahmet Celal’in yukarı üslupla yazdığını göstermiş ve aydın-köylü arasındaki farkı vurgulamıştır.
 Ahmet Celal anahtar metnin ilk bölümünde köylüye hak vermiyorken ve kendini gurbette görüyorken bu bölümün sonlarında kutupluluk ekseninde köylünün yanında olarak kendi köylüye bakış açısındaki değişimini aktarıp aynı değişikliği aydın kesimin kalanında da yaratmaya çalışmıştır. Bu amaç doğrultusunda defteri okuyan subaya “ey bu satırları heyecanla okuyacak arkadaş” diye seslenerek nutuğa benzer bir anlatım kullanmış, yaratmak istediği bilinci ve düşüncelerini subaydan rica ettikleri ile açıklamıştır. Anahtar metinde de eser genelinde de birinci tekil kişi sınırlı bakış açısının kullanılmış olması okuyucunun kendini anlatıcıyla özdeşleştirmesini sağlamaktadır. Bu doğrultuda, subayın kendisini defteri yazan kişiyle özdeşleştireceğini düşünen Ahmet Celal’in ondan beklediği ilk tepkinin kutuplu bir metinde doğal bir tepki olarak karşılanabilinecek olan öfke olduğunu “köylülere bir öfke bağlamasın“ cümlesiyle göstermiştir. Ahmet Celal, köye ilk geldiğinde köylülere verdiği tepki öfkeli olduğundan subayın da aynı tepkiyi vereceğini düşünmektedir. Bu bölümde odak figürün köylüye olan öfkesinin tam anlamıyla dinmemiş olduğu, köylüleri gardiyanlara benzetip kendisini manevi bir sıkıntıya yani ezaya mahkûm kıldıklarını söylemsinden anlaşılabilir. Karaosmanoğlu, “mahkûm” ve “kimsesizlik” anahtar kelimelerini “zindanda gibi mahpus” ve “yaşamak zevkinden yoksun” ifadeleriyle birlikte kullanarak bir hapishane tablosu çizmiştir ve karamsar bir atmosfer oluşturmuştur. Bu hapishane resminde köylülerin etrafını çeviren zindan duvarları açlık, hastalık, kimsesizlik ve cehalet olarak verilerek bu kavramlar somutlanmıştır.  Aynı zamanda “cehalet” kelimesi burada içinin boşluğuyla ve bilgeliği çağrıştıran ışık figüründen yoksunluğu ile zifiri karanlığa benzetilmiştir. Bölümün genelinde natüralizm öğeleri yoğunluktadır. Köylüler yüzyıllar boyunca aydınlar tarafından ötekileştirilmiş, bölümde betimlenen zindanda bırakılmıştır ve odak figür bu deneyin sonuçlarını gözlemleyen kişidir. Odak figür “sen ve ben onlar” ayrımını kullanarak bahsi, geçen ötekileştirmeyi somut bir şekilde göstermiştir. Aynı zamanda, bu bölümde açık istiare sanatından yararlanılarak köylüler kazazedelere benzetilmiştir. Bahsi geçen kaza, aydının köylüyü içinde bulundukları durumdan kurtulmak için herhangi bir kaçış yolları olmadığı bir şekilde ve kendisinden ayrı bir durumda bırakmasıdır.
Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun Yaban adlı eserinden alınan anahtar metin, Kurtuluş Savaşı sırasında Anadolu köylüsünün içinde bulunduğu koşulları ve aydın-köylü arasındaki kutupluluğun nedenlerini belirtmekle beraber okuyucuya Kurtuluş Savaşı sırasında Anadolu aydın ya da elit kesimin savaşla ve köylülerle ilgili düşünceleriyle ilgili bilgi vermektedir. Anahtar metin doğrultusunda, Anadolu halkı kendi iradesiyle savaşa ve çevresinde yaşananlara kayıtsız kalmamıştır. Anadolu halkı, zihninde olaylarla ilgili bir bilinç oluşturulmadığı için siyasi ve sosyal olaylardan uzaktır. Entelektüel işlerle ilgilenmekten önce üstesinden gelmesi gereken açlık, parasızlık ve kısıtlı sosyal imkânlar gibi sorunları olduğu anahtar metinden anlaşılabilir. Okuyucu bu metinle beraber aydın- köylü çatışmasından kazandığı farklı bakış açılarını cahil-aydın arasındaki ilişkilerde de uygulayıp duygudaşlık kurma yetisine sahip olacaktır. Yakup Kadri’nin Yaban eserini yazarken uyandırmak istediği bilinç de budur.

Evin Halleri Üzerine

"Evin Halleri" Üzerine

Behçet Necatigil’in “Evin Halleri” adlı şiiri 1953 yılında yayınlanan “Evler” adlı kitabından olup,  Necatigil’in “hasret burcu” olarak adlandırdığı, tahkiyeli anlatım şeklinden modern şiir tekniklerine geçiş dönemine denk gelmesine karşın; bu şiirde, şair açık bir dil kullanmış, çokgen şiirin özelliklerinden faydalanmamıştır. Şair, orta halli bir bireyin ömrü boyunca yaşadıklarını günlük yaşam sürecine indirgeyerek tahkiye unsurlarından faydalanmış, bireyin evden ayrılış ve evine geri geliş hikâyesini vermiştir. “Necatigil, şiirlerinde sembolist realist bir üslup kullanmıştır. O, orta yurttaşın gündelik yaşantılarını, duygu, düşünce ve hayallerini yani realiteyi sembolleştirme yoluna gitmiştir”(Çetin, 325). Şiirin merkezinde “ev” imgesinden, ev ve dış dünya arasındaki ilişkiden yararlanarak okuyucunun ev ifadesinden farklı anlamlar çıkarmasını sağlamaya çalışmış, orta yurttaşın yaşamını “ev” ile sembolleştirmiştir. Necatigil genelde “ev”i sıcağı-mutluluğu ve emniyetli olan mekânı; sokağı ise soğuğu-mutsuzluğu, tehlikeyi ve yorgunluğu betimlemek için kullanmaktadır.
Şiirin başlığı okuyucuya evin ve ev halkının içinde bulunduğu durumları hatırlatsa da “ev” hayat, insanlık veya kişi kelimelerinin yerine kullanılan imgedir. Şiir ev kelimesinin ismin hallerine göre çekimlenmesiyle beş bölüme ayrılmıştır. “Evin yalın hali” içinde insanın veya eşyanın bulunmadığı, sadece duvarlardan ve camlarından oluştuğu haldir. “Evin belirtme hali” olan ikinci bölümde özne sabah vakti ev halkının koşuşturmasını ve evin en huzurlu zamanını bırakıp çalışmaya gittikleri zamanı anlatırken üçüncü bölümde evin dışındakilerin gün boyu çalışmasını ve akşam vaktinde eve dönüşlerini anlatmıştır. Kişi –e halinde dışarının soğuk-mutsuz ortamındayken –de haliyle birlikte tekrar evine, sıcak ortamına döner. Şair, bu bölümde evi sıcak bir ortam olarak gördüğünün ipuçlarını “ısınmak” kelimesiyle vermiştir. Özne “evin –den hali”nde ise evin içindeki huzurlu ortamdan uzakta kalan, kendi evinde yalnız olan bireyi anlatmıştır.
Şiirin örtük anlamı incelendiğinde, “ev” imgesi aile ya da ailenin içinde yaşadığı yer olan görünen anlamından ayrılıp “birey/kişi” şekline bürünmüştür. Şiirin ilk bölümünde “yalın” ve “bomboş” anahtar sözcükleri yalnızlık duygusunun ortaya çıkmasını ve okuyucunun şiire bir boşluk hissiyle ve bu boşluğu dolduracak şeylerin arayışıyla bakmasını sağlamıştır. Yalın hal, okuyucuya evin/kişinin en saf ve en boş hali olan bebeklik veya çocukluk dönemi anımsatmaktadır. Bu dönemde kişinin benliğinin boş olduğu “Camlarında perde yok/Bomboş ev”(Necatigil, 82) dizesiyle aktarmıştır. Şair “perde” kelimesini giz, örtü anlamında kullanarak imgesel bir anlatımda bulunmuş, saklanacak bir durumun, kişinin benliğinde gizlenecek şeylerin bulunmadığı belirterek boşluk durumunu desteklemiştir. “İster cüce, ister dev”(Necatigil, 82) dizesinde şair, “cüce” ve “dev” kelimeleri arasında tezat oluşturarak öznenin anlattığı çocuğun bilincine ne konursa konsun zihni dolabilecek bir halde olduğu belirtmiştir. Okuyucu “Bomboş, ev”(Necatigil, 82) dizesini sıfat tamlaması olan “bomboş ev” şeklinde okunduğunda evin ve ev ifadesinin temsil ettiği kişinin boş olduğunu anlayabilirken bu iki kelimeyi “bomboş: ev” şeklinde okuduğunda ise evin yerine insan kelimesi konduğunda sadece insan olduğunu, benliğin boş ve saf olduğunu anlayabilir. Bu bölümde şair, yine evin saf halini vererek yalınlık durumunu ve çocukluğun çağrışımını desteklemiş, ev imgesine bilinci boş olan, yeni doğmuş bir çocuk anlamını yüklemiştir.
            “Evin –i hali”nin “sabah” olarak belirtilmesi ve yalın halden sonra gelmesi, okuyucuya yalın halin gece gibi üstü kapalı, gizli olduğu izlenimini verir. “Sabah” kelimesi gün ışığının belirmesini çağrıştırdığı için evin belirtme durumunu pekiştirir niteliktedir. “Uykuların tatlandırdığı sularda/Bırakacaksınız evi”(Necatigil, 82) dizeleri yalın haldeki çocukluğun verdiği rahat havadan çıkıp yoğun tempoya atılma halini, gecedeki(çocukluktaki) uyku halinden sabahın gelmesiyle beraber uyanışı(değişimi), yani okuyucuya kişinin gençliğini çağrıştırır. Bölüm genelinde “ı, i”  dar ünlülerinin asonansı okuyucuda coşku halini belirmesini sağlarken “haydi!” anahtar kelimesi coşku halini destekler niteliktedir. Şair, “bırakacaksınız”  ifadesiyle özneyi, kişiyi cesaretlendirmeye çalışan bir karakter olmaktan uzaklaştırıp despot bir hava içine sokarak kişinin karşısına çıkan ya da çıkacak olan zorunluluklar-zorluklar kimliğine büründürür.
“Evin yönelme hali” gençlik zamanındaki kişinin kafasında belirenlerden birine yönelip meslek edinmesini temsil eder. Necatigil bu bölümde çalışan insanı, kendi deyimiyle “küçük adam”ı vermiştir. Burada bahsi geçen kişinin çalışan biri olduğunun ipucunu “emektar deve” ifadesi vermektedir. Aynı zamanda “emektar” ve “yılların yorgunluğu” ifadeleri kişinin çalışma hayatının zorlu bir süreç olduğunu gösterirken “gün boyu” ifadesi belirtilen zamanın hayatının en büyük kısmını kapladığını ve orta yaş dönemine denk geldiğini göstermektedir. Bu bölümde özne “ha gayret” ve “Akşam erkenden eve”(Necatigil, 82) ifadeleriyle okuyucuyu ve “orta yurttaş”ı yüreklendirmektedir. Bu bölümde başta –e haliyle yönelilen, zorlukları temsil eden işken; bölümün sonunda “eve dönüş”, huzurlu ortama yönelmeyi simgelemiş, yoğun temponun bitişinin, emekliliğin sinyalini vermiştir.
Bulunma hali kişinin evin içinde bulunduğu, emekli olduğu zamandır. “Sönmüş yıldızlar” ifadesi kendi içinde tezat barındırmaktadır: yıldızın sönmesi olumsuz bir durumu, gençliğin bitmesini ve yaşlılık dönemine geçişi çağrıştırırken bu bölümde çalışma hayatındaki huzursuz ortamın geçişini, dinlenme ve huzur bulma halini belirtmek amacıyla kullanılmıştır. “Isınmak ocaktaki alevde”(Necatigil, 82) dizesi Necatigil’e göre saadeti, evde huzurlu, sıcak ortamın olduğu zamanı gösterir. Burada “ocak” kelimesi okuyucuya “baba ocağı”nı anımsatarak aile ilişkilerinin düzenli olduğu bir evi anımsatmaktadır. Necatigil evcimen bir insandır ve evdeki huzurlu ortama verdiği önemi bu bölümde “ışıklar” ifadesiyle yansıtmıştır.  Evin –de halinde “ı,i” seslerinin asonansı “ışıklar” ifadesini vurgularken “a,e” geniş ünlülerinin asonansı ise kişinin emeklilik zamanındaki rahat ve huzurlu ortamını belirtir. “Işıklar varsa evde”(Necatigil, 82) dizesinde yalnızlığı, yaşlılığı ve hayatın son buluşunu simgeleyerek özne, evde her zaman huzur olmayabileceğini hatırlatmış, karamsar bir hava yaratmıştır.
            Beşinci bölümde özne ışıkların söndüğü, evdeki saadetin son bulduğu dönemi “Evin   –den hali, uzaksınız,/Hatta içinde yaşarken”(Necatigil, 82) dizelerinde ev imgesini “hayat” yerine kullanarak ve ışıklar yoksa kişinin yaşıyorken bile hayattan, huzurdan uzak olduğunu belirterek aktarmıştır. “Aşkların, ölümlerin omzunda/Ayrılmak varken evden”(Necatigil, 82) dizeleri omuzda taşınan tabutun içindeki bedenin evden çıkarılmasını, evi terk etmesini okuyucunun gözünün önüne getirir. “Ayrılmak” ve “uzaksınız” kelimeleri ayrılma durumunu desteklemektedir. Son bölümde yalın haldeki boşluğa dönüş evin içindeki hayatın sona ermesi ile olmuştur. Şiirin bütün bölümlerinde evin içinde bulunduğu hale göre her bölümün ikinci ve dördüncü dizelerinin son kelimesi çekimlenmiş ve bu şekilde şiirde ahenk yaratılarak okuyucunun bölümde belirtilen durumun benimsemesi sağlanmıştır.
            Behçet Necatigil’in “Evin Halleri” adlı şiiri Necatigil’in “ev”e yüklediği anlamları ve Necatigil’in şiirlerinde genel olarak kullandığı “orta halli insan”ın yaşayışını evin içi ve dışı arasındaki ilişkiden yararlanarak göstermiştir. Şiir okuyucuyu sahip olduğu ailevi değerler ve yaşamın gidişatı hakkında düşündürmektedir. “Evin Halleri” ile ailenin içinde bulunduğu durumlar verilip evcimen insanın ailesine bağlı yaşayışının ardından ailevi değerlerden uzakta kalışı hayattan kopma olarak aktarılmıştır.

                                                                                                                                 
Kaynakça
Çetin, Nurullah.“Behçet Necatigil”. Ankara: Başbakanlık Basımevi, 1997.
Necatigil, Behçet. “Sevgilerde”. İstanbul: Can Yayınları, 2007
Şişmanoğlu, Şehnaz. “Behçet Necatigil ve Şiirin Ev Hali”. Ankara: Bilkent Üniversitesi Türk Edebiyatı Bölümü, 2003

             

30 Aralık 2010 Perşembe

Boğazkesen Üzerine

Boğazkesen Üzerine
Boğazkesen, Nedim Gürsel’in genel tarih yazıcılığını post modern bir edebiyat kalıbının içine yerleştirerek yazmış olduğu bir kitaptır. Gürsel, bu kitapta olay örgüsü olarak 15.yüzyıl Osmanlı Devleti’nin İstanbul’un fethine yakın zamandaki sosyal ve idari yapısını 1980’lerin Türk vatandaşının gözünden vermeye çalışmış; bahsettiği dönemin hikâyelerini kendisinin hikâyeyi kurduğu zamanki günceleriyle vererek her bölümde okuyucuyu bir dış hikâyeyle bölümün olaylarına alıştırıp asıl anlatmak istediği hikaye olan iç hikayeye hazırlamıştır. Dış hikâyelerinde de mekan olarak İstanbul ve Edirne’yi kullanarak okuyucunun iç hikayede geçen olaylara yaklaşımını kolaylaştırmıştır. Aynı zamanda yazar birçok imgeyi hikâyelerinin içinde gizleyerek okuyucuya çağrışımlarda bulunmuştur.
Kitabı iç hikâyelerindeki olaylarına göre altı bölüme ayırırsak: ilk bölüm Boğazkesen’in yapılışını, ikinci bölüm Venedik Kaptanı olan Antonio Rizzo’nun tutsak edilişini ve ölümünü, üçüncü bölüm Vezir-i Azam Çandarlı Halil Paşa’nın sonunu, dördüncü bölüm İstanbul’un kuruluş efsanelerini, beşinci bölüm Fatih Sultan Mehmet’in kendi yaptırdığı külliyesindeki düşünce dünyasına dalışını ve kendisiyle yer hesaplaşmasını, altıncı bölüm ise İstanbul’un kuşatılması ve fethini anlatmıştır.
Birinci bölümde yazarın Rumeli Hisarı’nın ihtişamından etkilenip kitabını yazmaya başlaması Osmanlı’nın gücünden etkilenerek hakkında birçok rivayet-hikaye- ortaya çıkmasını çağrıştırmaktadır.  Sultan Mehmet’in kayan yıldızdan Bizans’ın sonunun geldiğini anlaması yazarın kullandığı imgesel anlatıma örnektir. Bu bölümde Sultan Mehmet’in kimliği üzerine bilgiler verilmiştir. O, stratejik bir şekilde Bizans’ı gözlemleyebilmiş, Bizans’ın sonunun geleceği zamanı anlayabilmiş ve bu zamana yakın dönemde Fetih hareketi için en önemli noktaları–kitapta verilen Mihkail Manastırının kalıntılarının olduğu yeri- tespit edip kalenin oraya yapılmasına karar vermiştir. Aynı zamanda bu bölümde Sultan Mehmet’in İslam çevresindeki saygınlığı ve inançlı olması düşü aracılığıyla verilmiştir. Hz. Muhammed’in ona sancağı vermesi saygınlığını, onun kalenin inşaatını düşü gördüğü gecenin sabahında başlatması ise inançlı olduğunun göstergesidir.
İkinci bölümde Kaptan Antonio fetih döneminde Venediklilerin yaşamını imgeleyen karakterdir. Venediklilerin denizci kabiliyetlerinin yüksek olması, ticaret vb gibi koşullardan ötürü ekonomik rahatlığın oluşturduğu sosyal yaşamı kaptanın iki tutkusu olan deniz ve kadınlar göstermektedir. Bu bölümde gemiye fırlatılan güllelerin Venediklilerin hiç rastlamadığı türde hızlı ve büyük olması Osmanlı’nın askeri olarak fetihten önceki ilerlemelerini göstermektedir. Aynı zamanda merkezi otoritenin fethe yakın dönemde devletin Kostantiniye’ye  –zayıflamakta olan Bizans’a- gidebilecek yardımları engellemek için yarattığı sıkı ve baskıcı yönetim Antonio’nun ölüm şekli –kazığa çakılma- ile imgelemiş, Antonio’nun ölüsünün denize karşı kazıkta bırakılması boğazdan geçebilecek diğer yardım gemilerine tehdit olarak bırakılmıştır.
Üçüncü bölümde yazarın dış hikayede kendini tamamen Boğazkesen’e kaptırmış olması Fatih’in İstanbul’u fethetmeden önce bütün dikkatini ve ilgisini Rumeli tarafına vermesini çağrıştırarak okuyucuyu bu dönemde Fatih ve Vezir-i Azam Çandarlı Halil Paşa arasındaki sorunlarla karşılaşmaya hazırlamıştır. Bu bölümde Osmanlı yönetiminde devşirmelerin artışı ve bunun getireceği son Çandarlı’nın “Türkmenin ücü bu kadarmış demek, egemenliği buraya kadarmış. Bundan böyle devşirmelerle yürüyecek Osmanlı.”(Gürsel, 47) düşünceleri ile çağrıştırılmıştır. Fetih döneminde Sultan Mehmet’in ordunun bütün gücünü fetih için harcaması, fetih hareketindan sora Rumeli’de varlığın tehlikeye düşeceği düşüncesi Osmanlı’da duraklama dönemlerinin habercisi gibidir. Halil’in uyanınca kendini renk cümbüşü içinde bulması Fatih’in İstanbul’u fethetmesini, Bostancıların gelmesi ve Halil’i götürmesi duraklama dönemini, Halil’in zindana götürüldüğünde bambaşka bir dünya içinde olması Osmanlı’nın batıya açılmasıyla gerçekleşen olayları ve değişimleri, Halil’in ölümü ise Osmanlı’nın sonunu simgeler. Kısacası bu bölümde Halil’in hayatı üzerinden Osmanlı Devletinin geçirdiği dönemler verilmiştir.
Dördüncü bölümde İstanbul’un Anka kuşunun küllerinden doğması gibi her yıkılışında yeni medeniyetlere ev sahipliği yapması verilmiştir. İstanbul, tarih boyunca insana dert getiren bir yer olarak verilmiştir. (Yazarın Cahit Sıtkı Tarancı’nın 35 Yaş şiirinin sonunu İstanbul üzerine uyarlaması ile verilen bilgidir.) Osmanlı’nın İstanbul’u ele geçirdikten sonraki dönemlerde yaşadığı sorunlar da bu genellemenin içine katılabilir. Yazar İstanbul’un kuruluş hikâyelerini bu bölgenin fethedilme nedenleri olan coğrafi, kültürel –dini- , siyasi ve sosyal açılarıyla vermek amacıyla kullanmış, Fatih’in İstanbul’u fethetme nedenlerini bir nebze açıklamıştır; fakat her hikayede İstanbul üzerindeki medeniyetin başına gelenler Osmanlı’nın da bir sonunun olacağını çağrıştırmıştır.
Beşinci bölümde Fatih Sultan Mehmet’in kişisel özellikleri ele alınmıştır. Fatih, fetihten sonra gerçekleştirdiği başarının etkisiyle adının kalıcı olmasını ve inançlı bir insan olduğunu, saygınlığını göstermek istediği için adına bir camii inşa ettirmiştir. Başarısının etkisine kapılan Mehmet’in “İstanbul”dan önceki haline dönüşü, kendisini hatırlayışı verilmiştir. Bu kısımda kitap tarihi açısından kopup sosyal-edebi açısına yaklaşmaktadır. Bu bölümden okuyucunun çıkarabileceği düşüncelerden biri İstanbul’un kültürlerin –farklı toprakların- birleştiği bir yer olmasından ötürü yeni şeyler öğrenmeye, farklılığa ve bilginin verdiği güce aç olan Sultan Mehmet’in fethetmeyi amaçladığı bir yer olduğu düşüncesidir. Sultan Mehmet, Bizans toplumunun etkisi (Hıristiyan toplumun etkisi olarak da algılanabilir) ve Anadolu kültüründen kopuşun kendinde yarattığı değişikliklerden memnun değildir. Ayrıca İstanbul’un fethi ile Fatih’in sorumluluğunun artış Osmanlı’nın daha karmaşık, daha güçlü bir siyasi güç olduğunu gösteriyor.
Altıncı (son) bölüm İstanbul’un fethinin iki bakış açısından anlatıldığı bölümdür. Nicolo İstanbul’un fethini daha zorlu ve birçok başarısızlığın sırtından başarıya ulaşılan bir dönem olarak verirken diğer bakış açısına göre Fatih, fetih için biçilmiş kaftan, İstanbul’u zorluklarla karşılaşmadan fethedebilecek bir sultan olarak verilmiştir. Burada yazar farklı bakış açılarına göre tarih yazıcılığını kullanmıştır. Nicolo gayrimüslimin penceresinden yazdığı için gözlemlere dayalı bir anlatıda bulunurken diğer bakış açısı dini unsurları –Hz. Muhammed’in hadisi vb- içererek kendi ulusunun tarihi ile ilgili yazıcılık yapan bir tarihçinin tuttuğu dokümanlar gibidir. 
Yazarın bu bölümden sonra kendi iç dünyasına dönmektedir. Yazarın Deniz Hanım’la geçirdiği zamanlara esir olması ve onu bir tutku haline getirmesi Sultan Mehmet’in İstanbul’u tutku haline getirmesi gibidir. Yazar kitabını yazmaktan alıkonmuş olurken Sultan Mehmet de bütün ilgisini İstanbul’a vererek Osmanlı bürokrasisinde dengesizlik yaratmıştır. Yazarın Deniz’le beraberken yazısını tamamlayamayacağına karar vermesi de Mehmet’in İstanbul’u aldıktan sonra kendi iç dünyasındaki memnuniyetsizliği ve geçmişteki haline –kendini etkileyen olaydan önceki haline- dönme isteği ile benzerdir.
Kitabın genelinde yazar olayları iki farklı eksenden anlatıp kendi yaşadıkları ile Sultan Mehmet’in yaşadıklarını ilişkilendirmiştir. Kitapta kullanılan dilin akıcı olması, iç ve dış hikâyeleri bir arada verilmesi, her ne kadar yazılan olay örüntülerinin yazarın kurgusu olduğunu bilinse de, okuyucunun yazarın tarihte yaşanan olayları sosyal bakış açısı ile verdiğini düşünmesine neden olmaktadır. Bu nedenle Boğazkesen, birebir tarih romanı değil; tarihi unsurlar içeren bir edebi romandır.